26 Haziran 2009 Cuma

Cam

"Altınlarını cam karşılığı dağıtan Kızılderili'yi hiçbir zaman gülünç bulmadım. Cam, altından çok daha asil. Altın, İsrail Peygamberlerinden beri lanetlenmiş bir maden. Adı tarihin bütün cinayetlerine karışmış. Altın, pıhtılaşmış insan kanı. Cam güzel çünkü kirli bir mazisi yok. Cam güzel çünkü kalbi var, kırılıverir."

Buraya koymadan edemedim, Haşmet'in yazısında okudum bu paragrafı ne güzel anlatmış aradaki farkı Cemil Meriç, ne güzel...

Yirmi sekiz

"İngiltere'de 4 bin kadın ile yapılan araştırmada, kadınların en mutlu zamanlarının 28 yaş olduğu belirlendi. Uzmanlara göre kadınlar bu yaşta, sabit bir işe, bir erkek arkadaş ya da kocaya, düzenli bir gelire ve yakın arkadaşlara sahip oluyor."
Yani mutlu olmam için önümde 2 yıl var... İronik, bir o kadar da komik. Mutluluğun yapılan araştırmalardan medet umulan bir şey olması. Acaba iki yıl sonra ikinci cümledekilerden hangileri olacak hayatımda? Ben aynı anda ikisini hiç göremedim de.
Peki 28 yaşına gelince ya gene mutlu olamazsam, o zaman ne diyecek bu araştırmacılar yanlış araştırdık 30 en iyi yaş mı?
Aslında kendi kendimizi kandırıyoruz değil mi? Mutlak mutluluk diye bir şey yok ve hiç olmayacak, giden her sorun yerine yenilerini getirecek, geceleri yatağa yatıldığında uykuyu kaçıracak bir şey hep olacak... Peki o zaman bütün bu sabır teraneleri niye?
Ben artık sabredemiyorum sevgili okur, sabır kotam doldu Ocak sonunda daha da dolduramam!

21 Haziran 2009 Pazar

Bu Böyle

O zor günler solan güller eskidendi. Geçti!
O zaman âşık olduğum rüzgârlar esti esti. Geçti!
Geriye sadece yarım yarım sevgiler,
Yüzüme inceden uzun uzun çizgiler,
Öznesi kalan süresi kısalan cümleler,
Yalan dolan birkaç resim kaldı.

***

Aşk seni bulabilir de, uzakta durabilir de,
Samimi oluyor derken mesafe koyabilir de,
Bu böyle vurabilir de, ilgisiz durabilir de,
Onu sana katıyor derken tuzaklar kurabilir de,
Bu böyle.

Ah Sertab ah...

19 Haziran 2009 Cuma

Yarım

Neden hep en olmayacak şeyleri isteriz hayattan?

Bir bakış yeter derken neden o bakışın devamını isteriz? Çok mu aç gözlüyüz ya da çok mu hırslı? Neden azla yetinemiyoruz? Ya da bu yazının öznesi birinci tekil şahıs mı olmalı birinci çoğul şahıstan ziyade?

Yoruyorum evet farkındayım çünkü ben çok yoruldum, bunaldım, sıkıldım... Bir gecede en fazla kaç kere derin bir uykudan uyanabilir ki insan, ben uyanıyorum son birkaç aydır, defalarca, artık sayısını unuttuğum kadar çok, çok... Ama bu sevdiklerimi, çok sevdiklerimi üzmem için geçerli bir mazeret değil farkındayım, ben sadece biraz kıymet görmek istiyorum ya da bu kadar kısa zamanda alıştırıldığım şeylerin devamını, çok mu istediğim şey ya da anlamsız mı bu zaman için?

Mutsuz değilim ya da hiç gerçekten sorgulamadım o sol tarafta atıp da beni hiç dinlemeyenin sesini. Ama mutlu da değilim evet çünkü mutluluğun ilk kez parayla ilgisi olduğunu öğrettiler bana, yazık... Halbuki ben en parasız zamanlarımda bile mutsuzluğu cümle içinde kullanmamıştım fakat şimdi karşımda biri var bunun tam tersini savunan. İçimde bir yer öyle çok acıyor ki tarif edilemez biçimde, ben sadece o acı bazen içimi çok yaktığında beni nefessiz bıraktığında ve artık ağlamaya dermanım kalmadığında can yakıcı cümleler kuruyorum ama hep yanlış anlaşılıyorum.

Ve tüm bunların yanında çok seviyorum... İlk kez birini gerçekten sevdiğimi hissederek seviyorum ama bunu gösteremiyorum.

Bu yazı da yarım kaldı, çaresizlik ne zor Tanrım...

18 Haziran 2009 Perşembe

4 Cümle

Uzun uzun süren can sıkıntıları...

Hiçbir zaman gerçekleşmeyeceğini bildiğin bir geleceğin hayalleri...

Düşünmek, hem de uzun uzun hem de sürekli hem de en çok geceleri...

Parasızlık ve nihayetinde en çok utanılan şeyi yapmak yıllardan sonra...

Son bir haftanın özeti sadece dört (4) cümle.

11 Haziran 2009 Perşembe

Geliyor, gidiyor...

Geldi mi hepsi birden geliyor, diyeceğim o...
İşssiz kalırsan sevdiğinden de ayrılıyorsun. O yetmezmiş gibi hastalanıyorsun, borçlar gırtlağa dayanıyor, dostların sandıkların hızla uzaklaşırken bir de hainliklerle karşılaşıyorsun. Kredi kartı katili olmakla arkadaş katili olmak arasında seçim yapmaya çalışırken yakalıyorsun kendini. Allahım neden ben diyorsun... Geldikçe geliyor, geldikçe geliyor...
Sonra bir sabah hepsi birden gidiyor. Sessizce, sen bile anlamıyorsun ne olduğunu...
Derken güzellikler çalmaya başlıyor kapını ardından...
Birden üzerine üzerine yığılan o kötü dönemin o kötü hatıraları olmasa bunları fark edemeyeceğini anlıyorsun...
Kalbin kaldırmadığı için gidemeğin bir mekâna serinlemek için gidiyorsun bir gün... Evet gözüne takılan her şey çok uzak geçmişten bir parça taşısa da kalbindeki iyi halin tembelliği o sıkıntıyı hatırlamaya üşeniyor...
Gülüyorsun... Evet, evet! Hiçbir felaket tek başına gelmiyor ama giderken asla yalnız gitmiyor...

İ. Aydın

6 Haziran 2009 Cumartesi

Teribıl

Sabretmek, nereye kadar ve ne kadar?

Zaman geçtikçe sabır katsayımızın artması normal mi acaba? Olaylara karşı gösterilen toleransın artması ne ile ölçülmelidir, yaşanan deneyimlerin tekrarından korkmakla mı yoksa sadece ve sadece huzur isteğiyle mi? Fakat huzur bizim kuşak için biraz lüks kaçıyor kanaatimce. Geriye sadece günü kurtarmak ve basit şeylerle mutlu olmak kalıyor işte; bir bakışla, bir sözle, bir dokunuşla... Çünkü fazlasını istemeye hakkı olmuyor insanın, kotayı senden öncekiler doldurmuş ve karşıdakini çok yormuş oluyorlar. Sen sadece kalanlarla idare ediyorsun, eğer edebilirsen...

Bu akşam bu yukarıdaki sözlerin yazarı kendini çok yorgun, çok mutsuz, işe yaramaz ve huzursuz hissediyor sevgili okur. Muhtemelen yarına pek çoğu gider bu hâllerin ama kalanlar daha da can sıkıcı olacak biçimde artacaklar biliyor.

Yine de...

Her neyse.